IĞDIR KENT ARŞİVİ

 

Hüseyingulu Han Kaçar (1742-1831)

İrevan Hanlığı'nın son hanı

         Erivan Hanlığı'nın son hanı Hüseyngulu Han Kaçar'dı. Hanlığı 1806'dan 1827'ye kadar yönetti. Feteli Şah Kaçar, Erivan'ın yeni hanı Hüseyngulu Han Kaçar'a "serdar" unvanını, yani Araz Nehri'nin sol yakasındaki tüm askeri kuvvetlerin başkomutanlığını verdi. Erivan Serdarı olarak atanan Hüseyngulu Han Kaçar'a, eyaletin tüm askeri ve sivil gücü verilmekle kalmadı, aynı zamanda çok sayıda süvari ve piyade birliği de sağlandı. Bu nedenle son Erivan Hanı Hüseyngulu Han Kaçar, dönemin kaynaklarında "İrevan Serdarı" olarak anılır. Hüseyngulu Han Kaçar'ın kardeşi "Aslanların Başı" (Hasan Han Kaçar), Erivan Hanı'nın mücadeledeki en iyi müttefikiydi. İlk kaynaklar, 1747-1827 yılları arasında varlığını sürdüren Azerbaycan devleti İrevan Hanlığı'nın, çoğunlukla Azerbaycan'ın yerel Türk Kaçar kabilesinin temsilcileri olan hanlar tarafından yönetildiğini ve İrevan Hanlığı'nın bağımsızlığı için kararlılıkla mücadele ettiklerini doğrulamaktadır.

Kaçar Koyunlu (Ağcakoyunlu) aşiretinin bir üyesi olan Hüseyngulu Han, Kaçar Feteli Han'ın sarayında soyluların başı olarak görev yapmış ve Ağa Muhammed Şah Kaçar'ın suikastından sonra Feteli Şah'ın iktidarını pekiştirmesinde ona yakından yardımcı olmuştur. 1800-1802 yılları arasında Kazvin'deki başkent yolunda muhafız alayının reisi olarak görev yapmış ve kişisel cesareti nedeniyle "Kazvini" lakabını almıştır. 1802'de Afşarlar arasındaki huzursuzluğu bastırmak için Horasan'a gönderilmiş ve Horasan'ı beş yıl boyunca yönetmiştir.

Feteli Şah, Erivanlı Hüseyngulu Han Gacar'a "serdar" unvanını, yani Araz Nehri'nin sol yakasındaki tüm askeri kuvvetlerin başkomutanlığını verdi. Erivan serdarı olarak atanan Hüseyngulu Han Gacar'a, eyaletin tüm askeri ve sivil gücü verilmekle kalmadı, aynı zamanda çok sayıda süvari ve piyade birliği de sağlandı. Bu nedenle son Erivan hanı Hüseyngulu Han Gacar, dönemin kaynaklarında "İrevan serdarı" olarak anılır.  

I. Shope'ye göre, Sardarabad kalesinin temeli 1810 civarında İrevan Hanı Hüseyin Han (Hüseyinkulu Han Kaçar) tarafından atılmıştır. Araz Nehri'nin sol kıyısında bulunan Sardarabad kalesi, çift duvarlı ve uzun bir dörtgen şeklinde yüksek duvarlara sahipti. Uzun (yan) duvarlarda top yerleştirmek için 6 kule, kısa duvarlarda ise 4 kule vardı. Derin bir hendekle çevrili olan kalenin çevresi yaklaşık 4 verstti. Valinin sarayının yanı sıra, yaklaşık 1700 ev, 1 cami, 33 dükkan, 16 değirmen, 1 dinar, 4 yağ fabrikası, 1 boyama evi ve valiye ait geniş bir bahçe vardı. Nüfus, tarım, hayvancılık, küçük ticaret, kumaş dokumacılığı, demircilik, terzilik ve diğer zanaatlarla uğraşıyordu. Hüseynkulu Han Kaçar, Sardarabad kalesinde yaşıyordu. Onun zamanında Erivan'da Abbas Mirza Camii de inşa edildi.

Rus devletinin Erivan Hanlığı'nı işgal etme niyetinden vazgeçmeyeceğini bilen Hüseynkulu Han Kaçar, iktidara gelir gelmez derhal savunma tedbirlerine başladı. Aralık 1806 gibi erken bir tarihte, Zengi Nehri'nden başlayarak Erivan Kalesi etrafındaki hendeği derinleştirip güçlendirdi ve kaleyi savunan birliklerin sayısını artırdı. Rus birliklerinin Erivan'a saldırısının arifesinde, han, Fransız mühendislerin yardımıyla Erivan Kalesi'ni Avrupai tarzda yeniden tahkim etmişti. Erivan'ın kalın surlarının dışına siperler kazıldı ve bu siperlere toplar yerleştirildi. Savaşlarda fuga adı verilen özel bombalar kullanıldı. Bu nedenle Rus komutanlığı, özel casuslar aracılığıyla Erivan Hanı'nın birliklerinin sayısı hakkında bilgi topluyordu.

26 Eylül'de Rus birlikleri harap olmuş Abaran köyüne ulaştı. Hüseyngulu Han Gacar, Erivan'ı savunmak için küçük kardeşi Hasan Han'ı 2.000 savaşçıyla kalede bıraktı ve kendisi 4.000 piyadeyle Rus birliklerine karşı çıktı. Ancak Aştarak'ta mağlup olan Erivan hanı geri çekilmek zorunda kaldı. 30 Eylül 1808'de Ermeniler Uçkilsa'yı Rus birliklerine teslim etti. İşgalciler orada sevinçle karşılandı. Uçkilsa'yı ele geçiren Gudoviç komutasındaki Rus birlikleri, Erivan yakınlarındaki Karabağ köyünde mevzilendi. Hüseyngulu Han, düşmana karşı Gernihay Nehri kıyısında ordugâh kurmasına rağmen ilk muharebede yenildi. 3 Ekim'de Gudoviç komutasındaki Rus birlikleri Zengi Nehri'ni geçerek Erivan kalesini kuşattı. Gudoviç, şehir halkından ve Erivan kalesi komutanı Hasan Han Gacar'dan teslim olmalarını talep etti. Kont Gudoviç, 4 Ekim'de Erivan halkına bir mektup yazarak, Rus birliklerine gönüllü olarak teslim olmalarını istedi ve dokunulmazlıklarını ve mallarını bağışlamalarını taahhüt etti. Direnmeleri halinde onlara hiçbir şey yapılmayacağını söyledi. İlk savaşta Rus birlikleri tarafından mağlup edilen Hüseyngulu Han, Erivan yönünde saldırıya geçerek kaleye girmeye çalıştı. Han'ın amacı, Rus birliklerine dışarıdan ani saldırılar düzenleyerek Erivan kuşatmasından dikkatlerini dağıtmaktı. Ancak Gudoviç, Tümgeneral Portnyagin komutasındaki bir askeri birliği takip ederek Hüseyngulu Han'ın planını gerçekleştirmesini engelledi. Erivan halkına yaptığı çağrının işe yaramadığını gören Rus birliklerinin başkomutanı Gudoviç, kaleyi bombalamak için kale çevresindeki stratejik noktaların ele geçirilmesi emrini verdi. Ciddi bir direnişle karşılaşan Rus birlikleri, 9 Ekim öğle saatlerinde emri yerine getirmeyi başardı. Çevreden izole edilmiş Erivan kalesi, işgalci Rus ordusu tarafından bombalandı. Erivan kalesini çevreden izole etmeyi başaran Gudoviç, 17 Ekim'de Erivan kalesi komutanı Hasan Han Gacar'a tehditkar ve kışkırtıcı bir mektup daha gönderdi. Hasan Han Gacar, 21 Ekim'de General Gudoviç'e yazdığı cevap mektubunda kaleyi asla teslim etmeyeceğini belirtti. Hüseyngulu Han ise kalenin kuşatmasını yarıp şehre girmeye çalışıyor ve düşmana ara sıra saldırıyordu. Bu noktada Gudoviç, kuşatma altındaki kaleye yönelik saldırıyı geçici olarak durdurdu ve Hüseyngulu Han'a büyük bir askeri müfreze gönderdi. Yarbay Podlustsky komutasındaki bu müfrezeyle yapılan çatışmada İrevanlılar bozguna uğradı. Han, hayatta kalan kuvvetlerini korumak için Araz'ı geçmek zorunda kaldı. Bu olayı öğrenen Feteli Şah Gacar, İrevanlılara yardım etmek için Farajulla Han liderliğindeki 5.000 kişilik bir ordu gönderdi. Korkan Rus komutanlığı, Tümgeneral Portnyagin'i ek birliklerle birlikte Podlutsky'nin müfrezesine saldırması için gönderdi. Ancak, Rus birliklerinin sinirlerini bozan Hüseyngulu Han, her seferinde açık çatışmadan kaçındı.Kuşatmanın başlamasının üzerinden neredeyse 40 gün geçmesine rağmen, kale garnizonu ve şehir halkı işgalcilere kahramanca direniyordu. Erivan halkının inatçılığını gören Kont Gudoviç, Erivan kalesi komutanı Hasan Han ile müzakereleri yeniden başlattı ve ona cazip bir mektup yazdı. 12 Kasım tarihli mektubunda, kaleyi Rus birliklerine teslim etmesini isteyerek defalarca "saygıdeğer komutan" ifadesini kullandı.

Uzayan kuşatma, soğuk havanın başlaması ve yiyecek eksikliği Rus birliklerinin durumunu giderek daha da kötüleştiriyordu. Sonunda Gudoviç kaleyi hücumla almaya karar verdi. İrevan kalesine saldırı 17 Kasım 1808 sabahı saat 5'te planlandı. Rus birlikleri beş kola ayrıldı. Dört kol farklı yönlerden saldıracak, beşinci kol ise yedekte duracaktı. İrevan kalesine saldıran birliklerin sayısı yaklaşık 3.000 kişiyken, başka bir kaynak bu sayıyı 4.645 olarak belirtmektedir. Ancak İrevanlıların ciddi direnişiyle karşılaştılar. Saldırı başlar başlamaz İrevanlılar Rusları topçu ateşiyle geri püskürttüler. Rus birliklerinin inşa ettiği merdivenler kaleye girmeye yetmiyordu. Sonunda Rus birlikleri yaklaşık 1.000 kayıp verdikten sonra saldırıyı durdurmak zorunda kaldılar [41, s.III, 390]. Başka bir kaynağa göre, Rus birliklerinden 17 subay ve 269 asker öldürüldü, 64 subay ve 829 asker yaralandı. Şehre giremeyeceğinden emin olan Gudoviç, 30 Kasım sabahı erken saatlerde Erivan kuşatmasını kaldırdı ve Rus birliklerine Tiflis'e dönmelerini emretti. 1 Aralık'ta Nahçıvan'da tahkimat kuran Rus birlikleri de oradan ayrılmak zorunda kaldı. Rus İmparatorluğu'nun emriyle yazılmış olmasına rağmen, "Karabağname"nin yazarları, Rus birliklerinin Erivan kuşatması sırasında hiçbir şey yapamadıklarını, "hedeflerine ulaşmadan geri çekilme davulları çaldıklarını ve Darüssurur'a (Tiflis) döndüklerini" de belirtiyorlar.

Böylece, Anavatan'ın özgürlüğü için savaşmak üzere ayağa kalkan Erivan Kalesi savunucuları, çarın generalleri Sisyanov ve Gudoviç'i peş peşe küçük düşürücü bir yenilgiye uğrattı. Erivan Kalesi'ne yapılan saldırıda mağlup olan Rus birliklerinin kayıpları da yüksekti. Gudoviç'in çara gönderdiği raporda, bu kayıplarla ilgili rakamlar düşürülmüş, Rus tarafında sadece 17 subay ve 269 askerin öldüğü, 64 subay ve 829 askerin ise yaralandığı belirtilmiştir. N. Dubrovin'in verdiği bilgiler de, Erivanlıların bu savaşta Rus birliklerine karşı parlak bir zafer kazandığını doğrulamaktadır. Dubrovin'e göre, "...alaylar (Rus ordusunun alayları - ed.) öyle bir duruma düşmüştü ki, ikinci bir saldırıyı düşünmeye bile değmezdi." Azerbaycan vatanseverlerinin saldırıları ve yoğun kar yağışı sonucunda, Rus birlikleri de yaklaşık 1.000 kayıp vererek geri çekilmişti.

Bu arada, Ermeni yazarlar bile Erivan Hanı'nın kardeşi Hasan Han Gacar'ın kahramanlığını takdir ediyor. Başkomutan'ın kaleyi tekrar teslim etme talebine yanıt olarak Hasan Han Gacar şöyle yazmıştı: "... Erivan kalesini gönüllü olarak teslim etmemi ve karşılığında Erivan Hanlığı'nı bana vermeni istiyorsun. Eğer böyle bir şey iyiyse, İran hükümdarına hizmet et ki karşılığında Erivan, Tebriz ve diğer hanlıkları al."

Erivan'ı ele geçirmek için çaresiz kalan Gudoviç, Nahçıvan'dan geri çekilen General Nebolsin'e, Rus birlikleriyle (yani Azerbaycan'a ihanet eden Ermenilerle - ed.) Karabağ'a gitmek isteyenleri götürmesini emretti. Bu sefer Rus birliklerine pahalıya mal oldu ve askeri harekâta katılanların neredeyse yarısı öldürüldü. Böylece, Rus birliklerinin Erivan'a düzenlediği ikinci seferde ağır bir yenilgiye uğrayan ve Guba seferinde de herhangi bir sonuç elde edemeyen Gudoviç'in yerine Şubat 1809'da Ermeni asıllı Tormasov getirildi. Rusya'nın Güney Kafkasya'daki başarısızlıkları, İngilizlerin bölgede harekete geçmesine yol açtı. Rus İmparatorluğu'na karşı bir sefer başlatmak isteyen İngilizler, İran'ın dış politikasında önemli bir rol oynamaya başladı. Bu amaçla, Türkiye'den Erivan'a bir grup İngiliz askeri uzman geldi. Onların ısrarı üzerine, Erivan Hanı Hüseynkulu Han, 20.000 askerle Türkiye üzerinden Gürcistan'a saldırdı. Ancak bu kampanyada başarılı bir sonuç elde edemedi.

Nisan 1810'da, Şah'ın önerisiyle Rusya ile Kaçar İran arasında Askeran'da görüşmeler başladı. Görüşmeler sırasında Rusya, Nahçıvan ve Erivan hanlıklarını, İran ise Lenkeran hanlığını talep etti. Görüşmeler sırasında Rusya, Erivan Hanlığı'nı himayesine almaya zorlamak için Erivan'a karşı bir dizi yağma ve yıkıcı askeri harekât düzenlemeye başladı.

Bu seferler sırasında Erivan halkını sindirmek için en korkunç yöntem ve araçlar kullanıldı. 4 tabur ve 200 atlıyla aniden saldırıya geçen Lisaneviç, emri 10 gün içinde "uygun şekilde" yerine getirdi: Çarlık Rusyası ordusunun vahşeti sonucunda birçok sivil öldürüldü, köyler yerle bir edildi. Bu vahşete tanık olan halk, Rus ordusunun gelişini duyar duymaz evlerini terk edip panik içinde dağlara ve Araz'ın ötesine kaçtı. Mart 1813'te Albay Pestel, Erivan Hanlığı'na karşı yeni bir sefer başlattı. Önemli sayıda asker ve 6 topla saldıran Rus birlikleri, hanlık halkına ağır bir darbe vurdu. Bu sefer sırasındaki "cesareti" nedeniyle Başkomutan, Pestel'e 11. derece Anna Nişanı takdim etti. Bütün bu kanlı işgal harekâtlarına ve Ermenilerin geniş çaplı yardımına rağmen Rusya, İrevan Hanlığı'nı boyunduruk altına alamadı.

Ruslar, 1826'da Erivan'ı işgal etmek için askeri harekâtları yeniden başlattı. İlk başta Rus komutanlığı, Hanlığın doğusundaki bazı Azerbaycan topraklarının Rusya'ya ait olduğunu iddia ederek Gil, Zod ve Göyçe bölgelerine askeri mühendisler gönderdi. Ancak Erivan Hanı'nın kararlı tepkisi onları bundan vazgeçirdi. Nihayet 1826 baharında Rus komutanlığı Şirek'e saldırmaya karar verdi. Böylece Rusya, Erivan Hanlığı'na karşı yeni bir saldırı harekâtı başlattı. Rus birliklerinin giderek Erivan Hanlığı'nın merkezine yaklaştığından endişe eden Erivan Hanı, birliklerini sınırda yoğunlaştırdı. Erivan Hanı'nın sınır yakınlarındaki kuvvetleri şu mevzilerde bulunuyordu: Göyçe Gölü yakınında 1.000'den fazla süvari birliği; Balıkçay Nehri karşısında 1.000 kara şapkalı süvari; Şirek yakınlarında Hüseynkulu Han Kaçar'ın komutasında iki piyade taburu, 6 top ve 3.000 süvari; Adıyaman'da (Tebriz'den Gümrü'ye giden yol üzerinde), İrevan beyi Kaçar'ın kardeşi Hasan Han'ın komutasında 5.000 kişilik bir süvari birliği.

16 Temmuz 1826'da İrevan Han'ın birlikleri karşı saldırıya geçerek Şireka'ya girdi ve kardeşi Hasan Han'ın birlikleri Şorayel'e girdi. Ağır kayıplar veren Rus birlikleri geri çekilmek zorunda kaldı. "Ravan komutanı ve kardeşi Hasan Han, Abaran kalesini kurtardı ve oradan kaçan Rusları kılıçtan geçirip Garakillere sığındılar. Bölge halkı Ravan tarafına, Gümrü ilçesinin bazı köyleri ise Acem tarafına kaydırıldı. Prensler Tiflis'e saldırmaya karar verdi." 16 Temmuz'da İrevan Han, 5.000 askerle sınırı geçerek Tiflis piyade alayı komutanı Prens Seversamidze'yi Şireka kampından Gümrü yerleşimine çekilmeye zorladı. Rus birliklerinin işgal ettiği Balıkçay, Sadagaçay, Garakil ve diğer karakollar imha edildi. Hasan Han'ın birlikleri Gümrü yolunun kontrolünü ele geçirdi. Böylece, Pambak ve Şorayel kısa sürede işgalcilerden temizlendi. 16 Haziran - 21 Eylül tarihleri arasında İrevan Hanı önderliğinde Pambak ve Şorayel'in kurtuluşu için yapılan savaşlarda genel olarak 92 Rus askeri öldürüldü, 2 subay ve 37 er yaralandı, 2 subay ve 25 er esir alındı. Böylece 19 Temmuz 1826'da İkinci Rus-İran Savaşı başladı. Eski mevzilerinin kaybı ve İrevan Hanı birliklerinin Gürcistan sınırlarına yaklaşmasıyla yüzleşmek istemeyen Kafkasya'daki Rus ordusunun başkomutanı General Yermolov, Balıkçıcay bölgesine yeni bir askeri müfreze gönderdi. Ancak 166 kişiden oluşan bu askeri müfreze, 26 Temmuz'da hanın süvarileri tarafından kuşatıldı ve neredeyse tamamen imha edildi. Bunlardan 113'ü öldürüldü, manga komutanı da dahil 18'i esir alındı, geri kalanlar (40 kişi) ise savaş alanını terk etmek zorunda kaldı.

Han birliklerinin askeri başarıları, yerel ve komşu vilayetlerin mücadele ruhunu yükseltti. Potton'a göre, Pambak ve Şorayel'in kurtarılmasının ardından "Borçalı, Şemşaddil ve Yelizavetpol açıkça Rusya'ya ihanet etti ve Rus büyükelçisi Erivan'da tutuklanarak gözaltına alındı." Kazak ağalarını kendi safına çekmek için Erivan Hanı, onlara yazdığı mektupta şöyle yazmıştı: "Bizimle Ruslar arasında barış sağlandığında, sizi ve ailenizi Ruslardan kurtarmamızı istediniz... Şimdi zamanı geldi." Erivan Hanı'nın bu mektubu görevini yerine getirdi. Kazak halkı ayaklandı. Kazak bekçisi Snejevski, kendisine sadık birkaç Ermeni'nin yardımıyla kaçmayı ve hayatını kurtarmayı başardı.

14 Temmuz 1826'da, Erivan Han'a bağlı bir süvari birliği, Rus komutanlığı tarafından Tiflis yakınlarında - Azerbaycan topraklarında - kurulan Alman yerleşimini ele geçirdi ve 1-2 Eylül gecesi Hasan Han, 3.000'den fazla kişiden oluşan bir süvari birliğiyle Lori'de kurulan Yunan yerleşimini ele geçirdi. Ancak, 3 Rus müfrezesi ve Celaloğlu'nda konuşlu topçu birliklerinin bir kısmı onları geri püskürterek takip etmeye başladı. Öte yandan Erivan komutanı... Rus destekçilerini cezalandırmak için Göyçe Gölü'nden Şemşadil açıklarına doğru ilerledi. General Yermolov, onu engellemek için birliğiyle birlikte harekete geçti. Rus askeri güçleri Alman ve Yunan yerleşimlerini geri aldı ve bu Azerbaycan toprakları asla hak sahiplerine iade edilmedi. Rus işgalciler, atalarının toprakları için savaşan Azerbaycanlılar ile Alman ve Yunan toplulukları arasında anlaşmazlık yaratmaya çalıştı. Rus birliklerinin Şemkir ve Gence savaşlarındaki zaferleri Erivan Hanlığı'nı da etkiledi. Morali bozulan Han'ın birlikleri geri çekilmeye başladı. Pambak ve Şorayel tekrar neredeyse tamamen tahliye edildi. Rus birlikleri ilerleyerek 21 Eylül'de Celaloğlu'na ulaştı ve orada kamp kurdu. Davydov'un müfrezesi ertesi gün Erivan Hanlığı'nın içlerine doğru bir yürüyüşe başladı. Ancak, Erivan'a yönelik saldırıların daha önceki acı sonuçlarından endişelenen Davydov, Yermolov'un emriyle 29 Eylül'de eski mevkisine geri döndü. İmparatorluğun ana kuvvetleri yeniden isyancı Kuzey Azerbaycan hanlıklarını işgal etmeye yöneldiğinden, Erivan'a kesin bir saldırı şimdilik beklenmiyordu. Ve küçük bir kuvvetle Erivan'a doğru yürüyüş tehlikeliydi. Böylece İrevan komutanı (Hüseyinkulu Han Gacar kastedilmektedir - ed.) karşı bir saldırıyla Rusları arkadan vurabilir ve Gürcistan ile olan bağlantılarını kesebilirdi ve Rus birliklerinin yenilgisi kaçınılmaz olurdu.

İmparator, 21 Ekim 1826'da Yermolova'ya şöyle yazdı: "Erivan'ı silah zoruyla, Erivan beyefendisini para karşılığında yakalayarak veya onunla gizli ilişkiler kurarak ele geçirmek mümkünse, bu fırsatı kaçırmayın." Çar, Erivan ve Sardarabad kalelerini ele geçirmenin önemini çok iyi anlamıştı ve bunu Yermolova'ya sık sık hatırlatıyordu. General Yermolov'un Dekabristlerle bağlantıları olduğundan şüphelenen I. Nikolay, onu kısa süre sonra Kafkasya'daki Rus ordusunun başkomutanlığı görevinden aldı. Mart 1827'nin sonunda, çara sadık General I. F. Paskeviç (1827-1831), Kafkasya'daki Rus birliklerinin başkomutanlığına atandı. Erivan Hanlığı'nın stratejik öneminin farkına varan yeni başkomutan, bu hanlığa ilk darbeyi vurmaya karar verdi.

26 Mart 1827'de Baron Dibiç, Erivan Hanlığı'na karşı askeri harekâtın başladığını duyurdu. Nisan ayı başlarında, General Paskeviç'in emriyle, General Benkendorf komutasındaki Rus birliklerinin öncü kuvveti, Ermeni Başpiskoposu Nerses Aştarakli eşliğinde Borçalı'dan Erivan'a doğru hareket etmeye başladı. 11 Nisan'da Benkendorf, Uçkilsa'ya 40 verst uzaklıkta bulunan Sudakend'e yaklaştı. Bu sırada Ruslar için elverişsiz koşullar ortaya çıktı. Erivan'ın tüm nüfusu Araz'ın güneyine kaydırılmış, hanlık toprakları boşaltılmıştı; Rus birliklerine yiyecek sağlamak imkânsızdı.

Çaresiz bir durumda kalan Benkendorf, 16 Nisan'da Uçkilsa Manastırı'ndan Sardarabad'a doğru yola çıktı. Benkendorf, kaledekilerin gönüllü olarak teslim olmasını istemek için kale komutanına bir elçi gönderdi. Sardarabad kalesi savunucularından ret cevabı alan Benkendorf, 16-17 Nisan gecesi kaleye yoğun topçu ateşi açılmasını emretti. Sardarabad kalesinin kahraman savunucularının kararlılığı nedeniyle kaleyi ele geçiremeyen Rus birlikleri, 17 Nisan'da Uçkilsa Manastırı'na çekildi. Erivan savaş ağası Hüseyngulu Han Gacar, Rus birliklerinin amacını anlamış ve Erivan kalesinin savunması için iyi hazırlanmıştı. Han, kale için çevre köylerden büyük miktarda tahıl toplattı ve kalenin tahkimatını daha da güçlendirdi. Sadece Erivan Kalesi'ndeki garnizonun mevcudu 5.000'e ulaşmış ve kaleye 26 top yerleştirilmişti. Ermenilerin defalarca ihanetine uğrayan Hüseynkulu Han, bu sefer temkinli davranarak Uçkilsa Manastırı'nın kontrolünü ele geçirdi, oraya 400 kişilik bir garnizon yerleştirdi, kilisedeki erzakları Erivan Kalesi'ne naklettirdi ve orada birkaç din adamı bırakarak kalan Ermenileri Erivan Kalesi'ne getirip kontrol altında tuttu. Erivan Hanı Hüseynkulu Han, kardeşi Hasan Han'ı Sardarabad ve Erivan Kalesi'ni korumakla görevlendirdi, kendisi de birlikleriyle çevre bölgeleri korudu.

24-27 Nisan tarihleri arasında, Erivan Kalesi'nin savunucuları ile işgalci Rus ordusu ve Erivan Hanı'na ihanet eden Ermeniler arasında defalarca kanlı çatışmalar yaşandı. Çok zorlu bir mücadelenin ardından, 27 Nisan'da Erivan Kalesi'nin sözde mahallesi Binbaşı Voljenski komutasında ele geçirildi. Böylece Erivan Kalesi tamamen kuşatılmış oldu. Her taraftan kuşatılmış olmasına rağmen, Erivan Kalesi savunucuları cesurca savaştı. Bu nedenle General Benckendorf, kale komutanı Subhangulu Han (Hüseyngulu Han Kaçar'ın yeğeni ve damadı) aracılığıyla Hüseyngulu Han ile pazarlık yapmak zorunda kaldı. General, ilk başta hana rüşvet vermeye çalıştı, ancak bunun başarısız olduğunu görünce, hanın gönüllü olarak teslim olması halinde Rus devleti tarafından iktidarda tutulacağına ve önceki gelirlerinin kendisine iade edileceğine söz verdi. Ancak Hüseyngulu Han Kaçar, generalin teklifini kabul etmemekle kalmadı, mücadeleye devam etmeyi tercih etti. 29-30 Nisan gecesi, İrevan süvarileri Zengi Nehri üzerindeki köprüyü koruyan düşman muhafız birliklerine aniden saldırarak onları zor durumda bıraktı. Amaç, düşman kuşatmasını yarıp İrevan kalesine girmekti. Ancak Rus ordusunun güçlü topçu ateşi, bu saldırının sonuna kadar devam etmesini engelledi.

Erivan kalesini savunanların kahramanca savunması ve kuşatmanın uzaması, Başkomutan Paskeviç'i Erivan'a karşı bizzat bir haçlı seferi başlatmaya zorladı. Böylece General Paskeviç komutasındaki birlikler, kendisine katılan Ermeni ve Gürcü birlikleriyle birlikte 12 Mayıs'ta Erivan'a doğru hareket etmeye başladı. Paskeviç'in ardından, İmparator I. Nikolay'ın onayıyla örgütlenen ilk Ermeni süvari alayı, 17 Mayıs'ta Erivan Hanlığı topraklarına doğru hareket etti. Erivan sınırlarındaki sayıları 1.000 kişiye ulaştı. Tüm bunlar, Erivan kalesinin o dönemde ne kadar görkemli olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Paskeviç'e göre, Erivan kalesinin savunması oldukça güçlüydü ve kale garnizonunun yüksek morali, kalenin önemini daha da artırıyordu.

Paskeviç, Erivan kalesinin dış mahallelerine ulaştığında, Benckendorf'un Subhangulu Han'la (Erivan kalesinin komutanı - ed.) pazarlık yaptığını öğrendi. Erivan komutanının yakın yardımcısı ve tebaası olan Subhangulu Han'a güvenmiyordu, ancak kaleyi savaşmadan ele geçireceğini umduğu için pazarlıkların devam etmesine izin verdi. Subhangulu Han, birkaç gün önce Prens Seversamidze'ye Rus birliklerinin başkomutanıyla görüşmek istediğini bildirmişti. Paskeviç, kale komutanına gelişini bildiren bir mesaj gönderdiğinde, Benckendorf komutandan değil, bizzat komutanın kendisinden bir cevap alınca çok şaşırdı. Erivan komutanı Hüseyngulu Han, Prens Seversamidze'ye şöyle dedi: "Eğer kaleyi teslim etmekle ilgili değilse, kale komutanının Paskeviç'le görüşmesine izin vereceğim. Aksi takdirde bunun bir anlamı yok - çünkü kaleyi asla teslim etmeyeceğim." Bunun üzerine Paskeviç, kaleyle tüm bağların kesilmesini emretti. Krasovski, 20. Piyade Tümeni ve iki Kazak alayıyla Erivan yakınlarına geldi. Burada, Paskeviç'le birlikte saldıracak olan Benkendorf'un kuşatma birliğinin yerine geçecekti. Hava koşulları nedeniyle Erivan kuşatması birliklerin gücünün ötesindeydi. Yaz donları başlamış ve aynı zamanda birlikler arasında hastalık yayılmıştı. Paskeviç, Erivan'ı kuşatan Gürcü el bombası alayında bir günde 240 kişinin hastalandığını bildirdi. Taburlar azalmaya başlamıştı ve savaşabilecek asker sayısı 400'den biraz fazlaydı. Kuşatma topçuları henüz gelmemişti (topçular Tiflis'ten ancak 26 Haziran'da ayrılmıştı). Bu nedenle Paskeviç, kuşatmayı kaldırmayı, birliklerini yiyecek ve su kaynaklarının bulunduğu dağlara yerleştirmeyi, yolları kontrol altında tutmayı ve gerekirse onları hızla Erivan, Uçkilse ve Sardarabad'a konuşlandırmayı düşündü. Uçkilse'ye dönen Paskeviç, Hasan Han'ın 3.000 süvari ve askerle Araz'ı geçtiğini ve Alagöz Dağları'nın doğu yamaçlarına yaklaştığını duydu. Bunu önlemek isteyen Paskeviç, 10 Haziran'da Şipov komutasındaki bir orduyu Hasan Han'a karşı gönderdi. Başabaran'a ulaştıklarını duyan Hasan Han, Karacasar'a - Alagöz Dağları'na - doğru çekildi.

Erivan kalesini işgal etmenin imkânsızlığını gören General Paskeviç, Nahçıvan'a yürümeye karar verdi ve birliklerini Erivan'dan 25 verst uzaklıktaki Gernihay kıyısındaki bir kampta topladı. Ancak Nahçıvan'a yürümeden önce, Erivan kalesinin kuşatmasını güçlendirme tedbirlerini de ihmal etmedi. Benckendorf yerine Erivan kuşatma müfrezesinin başına Korgeneral Krasovski atandı. Paskeviç, Krasovski'nin müfrezesini Erivan'ın etrafına yerleştirdi ve ona gerekli talimatları verdi: Hava ısınana kadar Erivan kuşatmasına devam etmek ve gerekirse Sudakand'a doğru çekilmek. Paskeviç, Erivan komutanının, özellikle de komutan Subhangulu Han'ın müzakere girişimlerinin, Krasovski'nin kararlı önlemler almasını engellemekten başka bir şey olmadığı konusunda uyardı. Bu nedenle Krasovski, onlarla mümkün olduğunca az müzakereye girmelidir.

Erivan halkının güçlü direnişi, sıcak hava ve askerler arasında yayılan hastalıklar, Erivan Kalesi'ni kuşatan Rus birliklerinin durumunu her geçen gün daha da kötüleştiriyordu. Paskeviç'e mevcut durumu bildiren Krasovski, Erivan Kalesi kuşatmasının anlamsız olduğunu belirterek kuşatmayı kaldırmak için izin istedi. Potto'ya göre Krasovski, sonunda Paskeviç'ten Erivan kuşatmasını kaldırma izni aldı ve 21 Haziran gece yarısı Uçkilsa'ya doğru çekildi. Ertesi sabah, Rusların geri çekildiğini öğrenen kale sakinleri, iki aylık kuşatmanın ardından rahat bir nefes aldı. Sevinçleri sınır tanımıyordu.

Ruslar geri çekildikten sonra, Hüseynkulu Han kaleyi tahkim etmekle ilgilendi ve elinden gelen her şeyi yaptı. Bazı rivayetlere göre, Han, Rus birliklerinin yarısından fazlasını tek vuruşta yok edebilecek güçlü bir top üretmeye bile çalıştı, ancak bunun için gerekli erimiş metal sıkıntısı çekiyordu.

Nahçıvan kalesi yakınlarında Rus birlikleri, Hasan Han ve Naki Han komutasındaki Kaçar İran süvari birlikleriyle karşılaştı. Sayıca üstün olan Lristov komutasındaki Rus birlikleri galip geldi. 26 Haziran'da Nahçıvan ele geçirildi. Nahçıvan'ı ele geçiren Paskeviç, 1 Temmuz'da tüm kuvvetleriyle Abbasabad kuşatmasına başladı. Bu sırada Kaçar Hüseynkulu Han, Uçkilsa'ya saldırdı. Görünüşe göre İrevan Han, Abbasabad kalesini kuşatan Rus birliklerinin dikkatini dağıtmaya çalışıyordu.

5 Temmuz'da Abbasabad kuşatmasını kırmaya çalışan Abbas Mirza, Hasan Han ile birlikte Hoy tarafından saldırdı. Ancak Cavanbulak Muharebesi yenilgiyle sonuçlandı. Kale ağır top atışına tutuldu. 7 Temmuz'da kale garnizonu teslim oldu. 8 Temmuz'da Paskeviç Abbasabad'a girdi. 13 Temmuz'da Tümgeneral Saken, kale komutanı ve Nahçıvan vilayetinin başkanı olarak atandı. 19 Temmuz 1827'de Griboyedov, baş tercümanı A. Bakihanov eşliğinde Abbas Mirza'nın kampına vardı. Görüşmeler sırasında Griboyedov, Erivan ve Nahçıvan hanlıklarının Rusya'ya devredilmesini ve askeri tazminat ödenmesini talep ederken, Abbas Mirza 10 ay boyunca düşmanlıkların askıya alınmasını önerdi. Görüşmeler başarısızlıkla sonuçlandı.

Erivan kuşatmasını kaldıran Krasovski, Uçkilsa'ya yürüdü. Bundan faydalanan komutan, 4.000 atlı ve 2 tugay askerle oraya hareket etti. 4 Ağustos'ta Abbas Mirza, 30.000 kişilik ordusuyla Uçkilsa ovasında belirdi ve 6 Ağustos'ta Aştarak köyünü ele geçirdi. Birleşerek 17 Ağustos'ta Rus birliklerini kuşatıp katliama başladılar. 200 esirin yanı sıra 24 subay ve 1.130 asker öldürüldü. "Bu zafer, Rus birliklerinin Erivan'a doğru ilerleyişini önemli ölçüde yavaşlattı."

29 Ağustos 1827'de Rus birlikleri Uçkilsa'da toplandı ve bu sefer Sardarabad kalesini hedef aldı. General Paskeviç, kalede bol miktarda yiyecek olduğunu ve Rus birliklerinin ilerleyişini garanti altına almak için bu erzakın ele geçirilmesi gerektiğini biliyordu. 11 Eylül'de General Paskeviç, birleşik kuvvetlerle Sardarabad'a doğru bir yürüyüşe başladı ve ertesi gün kaleye yaklaştı. Bu haberi alan Abbas Mirza, kuvvetleriyle birlikte Maku'ya doğru geri çekildi. Sardarabad kalesi, İrevan Hanı Hüseyngulu Han ve kardeşi Hasan Han'ın kuvvetleri tarafından savunuluyordu.

14 Eylül'de Krasovski komutasındaki ordu Sardarabad kalesini kuşattı. Erivan Han tarafından 10-12 yıl önce inşa ettirilen Sardarabad kalesi, Uçkilsa'dan Alagöz'e kadar uzanan geniş bir ovada yer alıyordu. Dikdörtgen biçimindeki, iki katlı surları, devasa kuleleri ve kapıları kaleye oldukça heybetli bir görünüm veriyor ve alınmasını zorlaştırıyordu. 14 topla donatılmış iki bin kişilik kale garnizonunun Hasan Han'ın torunu genç ve deneyimsiz Feteli Han tarafından yönetilmesi, Paskeviç'e kaleyi ele geçirme umudu vermişti. Ancak Erivan beyi Hasan Han'ın kardeşi Hasan Han Gacar kaleye girmeyi başardı ve savunucuların savaşma ruhunu yükselterek onlara kale duvarları içinde öleceklerine, ancak teslim olmayacaklarına yemin ettirdi. Paskeviç, başlangıçta kaleyi taarruzla değil, uygun şekilde organize edilmiş bir kuşatmayla ele geçirmek istedi ve Korgeneral Krasovski'yi kuşatma birliklerinin komutanı olarak atadı. Paskeviç, ilk saldırıyı kalenin güney kısmından başlatmaya karar verdi. 15 Eylül'den itibaren Sardarabad topçu ateşi altındaydı ve kale de karşılık verdi. 16 Eylül sabahı, kuşatma topçuları geldikten sonra kalenin etrafına konuşlandırılmaya başlandı. 18 Eylül'den itibaren şehir, 24 topun yoğun ateşine maruz kaldı. İki gün süren sürekli ateşin ardından, kale garnizonu kuşatmayı yarmayı başardı ve ele geçirilmekten kurtuldu. 20 Eylül sabahı Paskeviç, ana kuvvetleriyle kaleye girdi.

Zorla atılan bu adım, Hasan Han'ın yüksek askeri becerisini ortaya koydu. Ancak kaledeki büyük miktarda mühimmat ve yiyecek -13 top, 14 bin litre buğday dolu bir depo, bol miktarda pamuklu kumaş, bol miktarda mühimmat- Rus birliklerinin eline geçti. Şçerbatov'a göre, kale garnizonundan 500 kişi öldürüldü ve yaralandı, 250 kişi esir alındı. Paskeviç'in hesaplamalarına göre, burada ele geçirilen tahıl rezervleri, Rus ordusunun sağ kanadına altı aylık yiyecek sağlayabilirdi. Ayrıca, depolarda bol miktarda barut, mermi, pamuk vb. vardı ve kale surlarında 13 bakır top ele geçirildi.

Sardarabad kalesinde bu kadar çok erzak birikmesi, hanın askerlerini yabancı işgalcilere karşı uzun vadeli bir mücadeleye hazırladığını gösteriyordu. Ancak şehrin çok sayıda top ve bataryayla sürekli bombalanması sonucunda, han ve askerleri bu yiyecek ve mühimmat rezervlerini imha edemedi. Bazı haberlere göre, Şah'ın Sardarabad'ı kaybetmesinin ardından Erivan ve Nahçıvan hanlıklarını devretme niyetine rağmen, Abbas Mirza Rusya ile barış yapma emrini yerine getirmedi.

Kaçar İran'ın askeri başarısızlıklarına rağmen, Erivan Han'ın birlikleri işgalcilere direnmeye devam etti. Özellikle Erivan kalesinin savunmasına odaklanıldı. Sardarabad kuşatmasından kurtulmayı başaran Hasan Han, Erivan kalesini güçlendiriyordu. Paskeviç, 21 Eylül'de kuşatma topçularını Uçkilsa'ya gönderdi. Ertesi gün, tüm müfreze Erivan'a doğru yola çıkacaktı. Albay Khomutov, Sardarabad komutanlığına atandı. Kale garnizonu, Kırım alayından bir tabur, iki top ve Ermeni ve Kazak müfrezelerinden oluşuyordu. 23 Eylül'de Paskeviç'in askeri kuvvetleri, Erivan kalesinden 2 verst uzakta kamp kurdu, surlardan 750 sajen uzaklıktaki Muganlitepe höyüğüne tırmandı ve Erivan kalesini inceledi: "Zangi Nehri'nin dik kıyısından, minareleri ve kuleleriyle birlikte Erivan kalesinin bahçeleri görünüyordu. Dik kıyının tepesinde, 200 sajen uzaklıkta, yanlarda siperler ve burçlar bulunan kale surları uzanıyordu. Erivan'ın kıyı savunma hattına gereken özen gösterilmemiş ve bazı yerler çökmüştü. Ancak kıyının dikliği ve nehrin akışı, kıyı savunma hattının aşılmasını ve kuşatılmasını engellemişti. Kalenin diğer üç tarafı, 50 topla donatılmış ve suyla doldurulmuş derin bir hendekle çevriliydi. Burçlar ve kanatlarla korunan çift kalın surların varlığı, kale garnizonunun savunma yapacağını gösteriyordu." İnatla. Sardarabad'ın düşüşü, hanın gücünü ve etkinliğini zayıflatamayınca Erivan kalesinin liderliğini devralan Hasan için bir dönüm noktasıydı. Paskeviç, istihbarattan Erivan kalesindeki büyük barut, mermi ve tahıl rezervlerinin kalenin savunmasını ve garnizonun birkaç ay boyunca yiyecek ihtiyacını karşılayabileceğini öğrendi. Ancak Hasan Han'ın kardeşi Erivan valisi Hüseyngulu Han, Erivan şehri ve çevresindeki bölgelerden 18 bin kişiyi kaleye nakletmişti. Han'ı endişelendiren tek şey, bu kişilerin sağlık ve sıhhi durumlarıydı. Kaleyi inceleyen Paskeviç, kuşatmayı güneydoğudan başlatmaya karar verdi. İki yüksek kulesi olan ve büyük bir hendekle çevrili Erivan kalesinin surlarının arkasına toplar yerleştirildi. Kale garnizonu 2 bin asker ve 2 bin nişancıdan oluşuyordu. Kaledeki yiyecek rezervleri yarım yıl için tasarlanmıştı.

Kalenin dört bir yandan tecrit edilmiş olması nedeniyle savunmasının imkânsız olduğunu anlayan Hüseynkulu Han Kaçar, süvarileriyle birlikte Osmanlı sınırlarına doğru çekildi. Kale savunmasına kardeşi Hasan Han Kaçar önderlik etti. 24 Eylül 1827'de Rus birlikleri Erivan'ı bir sonraki kuşatmaya başladı. O gün Paskeviç, Muganlıtepe'nin sağına bataryalar yerleştirdi ve gece boyunca kalenin iç kısımlarına top ateşi açtı. İki batarya, üç gün boyunca aralıksız şehre top ateşi açtı. Ağır top ateşine dayanamayan kale kuleleri çöktü. Kale savunucularını sudan mahrum bırakmak için Paskeviç'in emriyle, kale surlarının dibindeki sarnıçlar taşlarla dolduruldu. Paskeviç aynı zamanda Hasan Han'dan kaleyi teslim etmesini istedi. Ancak bu çağrıyı dikkate almayan Hasan Han Kaçar, tam tersine kuleleri onararak yeni bir savaşa hazırlandı. Kale garnizonu Rus birliklerine yoğun ateş açtı. Ancak işgalcilerin kuşatma birlikleri topları şehre yaklaştırmayı başardı. Bir sonraki teslimiyete olumlu yanıt alamayan Paskeviç, 40 toptan 1.000'den fazla merminin Erivan kalesine atılmasını emretti. Şehir alevler içinde yanmaya başladı. Enkaz altında ve yanan şehrin dumanı arasında sıkışan barışçıl halk endişeye ve umutsuzluğa kapıldı. Erivan halkı da düşmana top attı. Ancak durum, kaledeki Ermenilerin ihaneti ve düşmanla temas kurmasıyla daha da kötüleşti. Ermoni casusları Paskeviç ile temas kurdu ve ona kale savunucularının konumları, sayıları, topların yerleri vb. hakkındaki tüm askeri sırları iletti. Ayrıca, deneyimli topçu eksikliği nedeniyle attıkları mermiler isabetli değildi. Öte yandan, topların bir kısmı Ermenilerin gerisinde kaldığı için ihanet ederek topları Rus birliklerine değil, boş yerlere attılar.

Kale dışındaki Ermeniler de Rus birliklerinin Erivan kalesini ele geçirmesine yardımcı oldu. Aştaraklı Nerses adlı bir Ermeni, 27-28 Eylül tarihlerinde Uçkilsa köylülerine Rus birliklerine acilen yardım etmeleri için özel bir çağrıda bulundu. Ayrıca, Ravan kalesinin savunması sırasında şehirde yaşayan az sayıdaki Ermeni, Rus birliklerine her türlü yardımı sağladı. Nisan 1827'de şehir halkı yerlerini terk edip kaleye taşındığında, Ermeniler Azerbaycanlılardan izole bir şekilde kaleye yerleştirildi. Ermeniler kale duvarlarına tırmanıp şapkalarını sallayarak işgalcilere teslim olduklarını bildirirken, kaledeki Azerbaycan halkı kadim şehirlerini kahramanca savunmaya devam etti. 30 Eylül'de kale kuşatması daha da sıkılaştırıldı. Toplar yeni ve daha yakın mevzilere getirildi. Kale duvarlarına her mevziden ateş açıldı. 1 Ekim gecesi, Hasan Han'ın emriyle, kale savunucuları Rus birliklerine tekrar yoğun ateş açtı. Ancak bu, istenen sonucu vermedi. 1 Ekim'de, işgalcilerle temasa geçen kaledeki Ermeniler isyan ederek Hasan Han'ın kaleyi Ruslara teslim etmesini talep ettiler. Ermeniler, hanın tüm çabalarına rağmen kalenin kuzey kapılarını Rus birliklerine açtılar. Potto'ya göre, kale kapılarının üzerinde beyaz bayrak çeken insanlar görülse de kapı açılmadı. Bu teslim bayrağını çekenler, içinde yaşadıkları devlete ihanet eden Ermenilerdi. Yukarıda da belirtildiği gibi, Erivan kuşatması sırasında Ermeniler Paskeviç ile iletişime geçerek Ruslara kalenin hangi bölümünde Azerbaycanlıların bulunduğunu ve topçu ateşini nereye yönlendireceklerini bildirmeyi başardılar. Bundan yararlanan Yarbay Gurko ve Şepelev'in müfrezesi, kalenin güneydoğu kulesini ele geçirdi. Bunun üzerine Krasovski, kalenin kuzey kapısına yaklaşırken, Azerbaycan Türkçesini iyi bilen Belov'a, kale kapılarını hemen açmalarını söylemesini emretti. Belov'un ağzından bu sözler çıkar çıkmaz kaleden ateş açıldı ve bir şahin avcısının fırlattığı büyük bir bakır mermi beynini göğe uçurdu. Bu, Hasan Han Kaçar'ın Erivan kalesinden attığı son mermiydi. Bir dakika sonra kapılar açıldı ve Rus birlikleri kaleye girdi. Edinilen bilgiye göre, Erivan kalesinin kahraman savunucusu Hasan Han Kaçar, kaleyi düşmana teslim etmemek için son anda barut kulesine yanan bir fitil yerleştirdi. Ancak Teğmen Lemyakin bunu zamanında fark etti ve yanan fitili eliyle aldı. O anda garnizon silahlarını bıraktı. Hasan Han, sadık adamlarıyla birlikte camide kendini savunuyordu. M. Şerbatov'a göre Ruslar kale kapısını kırıp içeri girdiler. Ermenilerin ihaneti sonucunda, şehrin batı yakasında bulunan Tepebaşı mahallesini ele geçirmeye hazırlanan Ruslar, Zengi Nehri'ni geçerek oraya bir batarya kurdular... 6 günlük bir kuşatmanın ardından kale surları bu kısımdan yıkıldı ve 6 muhafız alayı şehre girmeyi başardı.Ermeni ihanetinden yararlanarak kaleye giren Rus birlikleri ile kahraman savunucuları arasında kanlı bir çatışma yaşandı. Kaledeki camilerden birine yaklaşık 200 soyluyla çekilen Hasan Han Kaçar, direnmeye devam etti. Akşama doğru Erivan kalesi işgalcilerin eline geçti. Kale komutanı Hasan Han Kaçar'ın yanı sıra, özel tabur komutanı Subhangulu Han, Kasım Han, Merandlili Caferkulu Han, Tebrizli Alimerdan Han, Aharlı Aslan Hari Feteli Han ve diğerleri esir alındı. Kaledeki bütün top, silah ve mühimmat stokları da düşmanın eline geçti. Ayrıca, bir zamanlar büyük Türk komutanı ve hükümdarı Emir Timur'a ait olan, sapı altın ve değerli taşlarla süslü Hasan Han Kaçar'a ait değerli kılıç da Rusların eline geçti.

Anavatanının özgürlüğü için defalarca yabancılara kahramanca direnen Erivan Kalesi'nin ele geçirilmesi, Rus imparatorunun sarayında büyük bir sevinçle karşılandı ve görkemli bir törenle kutlandı. V. Potto bu olayı anlatırken, Erivan Kalesi'nin işgali haberini alan I. Nikolay'ın Riga'dan apar topar Petersburg'a döndüğünü yazar. İmparator, 8 Kasım'da tüm aile üyeleriyle birlikte Erivan'ın ele geçirilmesi vesilesiyle Kışlık Saray kilisesinde bir dua töreni düzenledi. Aynı gün, Erivan Kalesi'nin kapılarının anahtarları ve kale duvarlarından ele geçirilen 4 bayrak şehrin merkezi sokaklarında dolaştırıldı.

2 Ekim 1827'de, Paskeviç'in emriyle, Erivan Kalesi'nin işgali nedeniyle Rus birlikleri bir "zafer" geçit töreni düzenledi. Geçit töreni sırasında, Erivan kale surlarının büyük bir kısmı, tarihin bu adaletsizliğine dayanamayacakmış gibi çöktü ve birçok işgalci Rus askeri yıkıntıları altında hayatını kaybetti. Erivan Hanlığı'nın işgaliyle, Kuzey Azerbaycan topraklarının tamamı Rusya'ya bağlandı. 10 Şubat 1828'de Türkmençay'da mağlup olan Kaçar İran'la bir anlaşma imzalandı. Anlaşmanın üçüncü maddesine göre, Gülistan Antlaşması'na (1813) dahil olmayan Kuzey Azerbaycan'daki Erivan ve Nahçıvan hanlıkları da Rus İmparatorluğu'na bağlandı.

Böylece Türkmençay Antlaşması ile Azerbaycan toprakları iki imparatorluk arasında ikinci kez yeniden paylaşıldı. Topraklarının gerçek sahipleri olan Azerbaycan halkının iradesi dikkate alınmadan, Azerbaycan, Rus İmparatorluğu ve Kaçar İranı arasında paylaşıldı. Kuzey Azerbaycan Çarlık Rusyası'nın, Güney Azerbaycan ise Kaçar İranı'nın egemenliğine girdi. Kısa bir süre sonra, 21 Mart 1828'de (Nevruz bayramı günlerinden biri - ed.), Rus işgalciler, İmparator I. Nikolay'ın özel bir fermanıyla, Erivan ve Nahçıvan hanlıklarının kadim Azerbaycan topraklarında "Ermeni Eyaleti" adı verilen sözde bir oluşum kurdular. Bu, daha sonra Azerbaycan topraklarında bir Ermeni devletinin kurulmasının ve Güney Kafkasya bölgesinde yeni bir gerilim kaynağının temelini attı.

Edebiyat:

  1. Necefli G. Çukurşad hakimleri ve İrevan hanları. Bakü: Azerbaycan Tarihçileri Birliği, 2016, 44 s.
  2. Erivan Hanlığı - Rus işgali ve Ermenilerin Kuzey Azerbaycan'a göç ettirilmesi (1747-1828). Bakü, 2010, 615 s.  


HÜSEYİN XAN NAHCİVANSKİ (1863-1919)

Çarlık Rusyası ordusunda tam süvari generali

Rus İmparatorluk Ordusu'ndaki tek Müslüman yaver general olan Hüseyin Han Nahçıvanski, son Nahçıvan Hanı'nın torunuydu. Bazı iddialara göre Hüseyin Han, 1919 yılında Bolşevikler ve İmparatorluk yanlıları tarafından öldürüldü. Ölüm tarihini ve defin yerini doğrulayan herhangi bir belge bulunmamaktadır.

Hüseyin Han Nahçıvanski, 28 Temmuz 1863'te Nahçıvan'da doğdu.

Hüseyin Han Nahçıvanski, Rus ordusunun ilk ve tek Müslüman yaver generaliydi. 3. ve 4. derece Aziz George Nişanı ve "Cesaret İçin Altın Silah" da dahil olmak üzere 15 Rus ve 9 yabancı madalya ile ödüllendirildi.

Ocak 1919'da Bolşevikler tarafından vurulduğu sanılıyor.

n  4 Temmuz 1906'da Han Nahçıvanski, Muhafız Süvari Alayı komutanlığına atandı. 44. Nijniy Novgorod Ejderha Alayı'nın 11 Temmuz 1906 tarihli emrinden:

Nijniy Novgorod halkı! Sizden derin bir üzüntüyle ayrılıyorum. Komutanlığım süresince size tüm kalbimle bağlıyım. Böylesine ünlü ve cesur bir Nijniy Novgorod alayına komuta etmekten onur duyduğum için her zaman gurur duyacağım. Hiçbir durumun Nijniy Novgorod halkına olan görevimi ve yeminimi unutturamayacağından eminim. Teşekkürler dostlar, askerler. Tanrı sizi korusun [].

Hüseyin Han, Petersburg'daki Müslüman Yardım Derneği üyesiydi. Temmuz 1907'de Müslüman Hüseyin Han, İmparator'un Kişisel Muhafız Süvari Alayı'nın kendini gösterdiği Friedland Muharebesi anısına Kızıl Köy'de Aziz Olga Kilisesi'nin inşası için bir bağış toplama kampanyası düzenledi. Kilise, İmparator II. Nikolay'ın katılımıyla inşa edildi ve inşaat 10 Temmuz 1909'da tamamlandı.

19 Nisan 1909'da Han Nahçıvanski, "Aziz George Nişanı tüzüğünün revize edilmesindeki özel çabalarından dolayı" en yüksek lütuf ile ödüllendirildi. 15 Nisan 1911'de Han Nahçıvanski, İmparator Hazretleri'nin kişisel muhafız süvari alayında hizmetine devam ederken, Büyük Dük Nikolay Nikolayeviç'in kişisel hizmetine de girdi. 18 Nisan 1912'de, Majesteleri'ne eşlik eden süvari tugayının 1. şefi olarak atandı. 6 Aralık 1912'de 1. derece Aziz Stanislav Nişanı ve 6 Aralık 1913'te 1. derece Aziz Anna Nişanı ile ödüllendirildi. 16 Ocak 1914'te korgeneral rütbesini aldı ve 2. süvari tümeninin şefi olarak atandı.

Iğdır Melekli Ata Ocağı Kent Arşivi: (Bölge Kültürünün Yaşayan Hafızası)

Iğdır'da kültür, sanat ve etnografya müzesi olarak hizmet veren Melekli Ata Ocağı Kent Arşivi, bölgenin zengin kültürel mirasını gün yüzüne çıkararak gelecek nesillere aktarmayı amaçlayan önemli bir kuruluş olarak öne çıkıyor. Bu özel mekân, yalnızca Iğdır'ın değil, Nahçıvan, Tebriz, Maku, Culfa, Kars, Ardahan ve Ağrı gibi çevre ülke ve illerde yaşayan insanlarında hafızasında yer alan gelenek ve görenekler, halk hikayeleri, şiirler, maniler, efsaneler ve mitolojik unsurlar kayıt altına alarak arşivliyor.
Melekli Ata Ocağı, bu zengin hazine kültürellerini koruma misyonunu üstlenirken insanların samimi anılarına, günlük yaşamlarına ve folklorik öğelere kulak vererek Bölgedeki yaşlılarla yaşananlar hakkında ikili sohbetler ve anlatımlar sayesinde kültürel hafızada yaşayan değerleri hem yazılı hem de sesli kayıtlarla belgelenmektedir. Yapılan bu gönüllü çalışmayla geçmişe ait gelenekler, hikayeler ve halk şiirleri incelenerek kaybolma riskine karşı koruma altına alınması sağlanmıştır.
Kent arşivi olarak işlevsellik gören Melekli Ata Ocağı, toplumun kültürel hafızasını canlı tutarken aynı zamanda bölgedeki şair ve yazarlarında yayınlanan kitaplarını da kütüphanesinde muhafaza ederek gelecek nesillere aktarmayı planlıyor. Ziyaretçiler, bu mekanlarda halkın kolektif hafızasında saklı kalan hikayelerle, halk edebiyatı eserleriyle ve geleneksel yaşamayla ilgili en ince ayrıntılarla tanışma fırsatı buluyor. Melekli Ata Ocağı'nın özverili çalışmaları sayesinde, Iğdır ve çevresindeki benzersiz kültürel varlıklar özetlenerek gelecek nesillere aktarılacak bir arşiv rolünü üsleniyor.
Bu arşiv, bir yandan kültür araştırmacılarına kaynak olmayı sürdürürken bir yandan da bölge kültürünün unutulmaması ve gelecek kuşaklara aktarılması görevini üstlenmektedir.
 
Iğdır Melekli Ata Ocağı Kent Arşivi:

 Iğdır'ın Melekli beldesinde yer alan Melekli Ata Ocağı, sadece yöresel bir ev olmaktan öte, bölgenin kültürel mirasını yaşatan bir müze ve kent arşivi olma özelliğini taşıyor. Bu eşsiz mekân, Iğdır ve çevresindeki zengin kültürel dokuyu, mitolojileri, halk hikayelerini, şiirlerini, manilerini ve gelenek göreneklerini günümüze taşıyarak gelecek nesillere aktarma misyonunu üstleniyor.

   Yüz yıllık geçmişi olan bu ev, ilk inşa edildiği dönemler bölge mimarisinin özelliğini taşıdığından zaman içerisinde yapılan eklemelerle tamamen yöresel bir eve dönüştürülmüştür.  Yapı içerisinde sergilenen eski ev eşyaları, tarım aletleri, halılar ve diğer kültürel objeler, geçmişin izlerini günümüze taşıyor.
 

 

 Iğdır'ın Hikayesi Sözlü Tarihte Canlanıyor

Melekli Ata Ocağı, sadece materyal kültürüyle değil, aynı zamanda bölgenin sözlü kültürüyle de yakından ilgileniyor. Iğdır başta olmak üzere Nahcivan, Tebriz, Maku, Culfa, Kars, Ardahan ve Ağrı gibi illerde yaşayan insanların hafızalarında yer eden bilgileri, yapılan röportajlar ve ikili sohbetlerle kayıt altına alıyor. Bu sayede, bölgenin mitolojileri, gelenek görenekleri ve kültürel değerleri, yöre insanının kendi ağzından dinlenerek arşivleniyor. Böylece, Iğdır'ın kültürel mirası, gelecek kuşaklar tarafından da yaşatılacak ve korunacak.

Dev Kütüphaneyle Geleceğe Uzanan Köprü
Araştırmacı Yazar Coşkun Oluz tarafından Kent arşivi o Melekli Ata Ocağında yer alıyor, Kent Arşivi toplumun kültürel hafızasını canlı tutarken aynı zamanda bölgedeki şair ve yazarlarında yayımlanmış kitaplarını da kendi bünyesinde oluşturduğu kütüphanesinde muhafaza ediyor.  Iğdır, Kars, Ardahan, Ağrı, Nahcivan, Tebriz, Maku  ve Türkiye’nin çeşitli illerinde yaşayan şair ve yazarlarında yayımlanmış kitaplarını kendi kütüphanesinde arşivleyerek gelecek nesillere aktarmak için önemli bir işlev görüyor.

Anahtar Kelimeler: Melekli Ata Ocağı, Iğdır, kültür müzesi, Coşkun Oluz, etnografya müzesi, kent arşivi, yöresel ev, sözlü tarih, mitoloji, gelenek görenekleri, kültürel miras  #MelekliAtaOcağı #Iğdır #KültürMirası #SözlüTarih #YöreselEv

 Iğdır: Üç Ülkenin Kesişim Noktasında Üç Para Birimli Şehir!

(Iğdır'da Manat ve Tümen Rüzgarı )

IĞDIR - Türkiye'nin doğu sınırında stratejik bir konuma sahip olan Iğdır, sadece doğal güzellikleriyle değil, aynı zamanda ilginç ekonomik dinamikleriyle de dikkat çekiyor. Azerbaycan ve İran ile olan komşuluğu sayesinde kent, adeta üç farklı para biriminin buluşma noktası haline gelmiş durumda. Türk Lirası'nın yanı sıra Azerbaycan Manat’ı ve İran Riyal’i (Tümen), Iğdır'ın canlı ticaretinde aktif olarak kullanılıyor.

Nahcivan ve İran'dan gelen ziyaretçilerin sıkça uğrak yeri olan Iğdır'da esnaf, komşu ülke vatandaşlarının kendi para birimleriyle yaptıkları ödemeleri rahatlıkla kabul ediyor. Zira Manat ve Tümen, şehirdeki pek çok kişi tarafından biliniyor ve günlük alışverişin bir parçası haline gelmiş durumda.

Bu durum sadece turistler için geçerli değil. Hafta sonlarını komşu ülkelerde geçirmeyi tercih eden Iğdır halkı da, İran ve Nahcivan'daki alışverişlerinde Türk Lirası'nı sorunsuz bir şekilde kullanabiliyor. Ağrı Dağı'nın gölgesindeki bu sınır şehri, farklı para birimlerinin değerinin ve görünümünün yaygın olarak bilindiği, kendine özgü bir ekonomik yapıya sahip.

Gelecekte bu ekonomik çeşitliliğin daha da artması bekleniyor. Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınır kapısının Zengezur Koridoru ile birlikte açılması halinde, Iğdır'daki mevcut para birimi yelpazesine Ermenistan Dramı'nın da eklenmesi öngörülüyor.

Nüfusuna oranla Türkiye'de en çok pasaport sahibi bulunan iller arasında yer alan Iğdır'ın bu sıra dışı ekonomik yapısı, bölgedeki yoğun kültürel etkileşimin ve sınır ticaretinin canlı bir göstergesi olarak öne çıkıyor. Iğdır, üç farklı ülkenin para biriminin günlük hayatta iç içe geçtiği, Türkiye'nin kendine has ve dikkat çekici şehirlerinden biri olarak öne çıkıyor.


IĞDIRDA ANLATILAN ELMBİLEN MİTOLOJİSİ

Elimbilen (Bilener) Hikayesi

Iğdır ve çevresinde anlatılan bu mitolojiye göre Bir zamanlar, Ağrı Dağı'nın eteklerinde, Elimbilen  bir diğer adıyla (Nahçivan yöresinde Bilener ) adında sırlarla dolu bir varlık yaşardı. Yöre halkı, Elimbilen’in çok büyük kulaklarının olduğunu ve bu iri kulakların onun bilgelik kaynağı olduğunu söylerlerdi. Elimbilen, uyuduğunda bir kulağını altına, diğer kulağını ise yorgan gibi üstüne serermiş.  Elimbilen yere serdiği kulakla yerin altını yani gizli olan tüm sırları dinlermiş, diğerini ise gökyüzüne açarmış. Böylece, yerin derinliklerinde gizli olan sözleri ve gökyüzündeki bilgilerin tümünü dinlermiş.

Bir gün, dağın eteklerinde bir köyde, genç bir bilgin olan Aykız, Elimbilen’i görmek için yola çıkar. Aykız, ehil, bilgili insanlara saygı gösteren, her zaman sorgulayan ve öğrenmeye aç biriydi. Kendi kendine, “Elimbilenle bir gün karşılaşıp onun bilgilerinden, ilminden yararlanmalıyım” derdi.

Aykız, uzun bir yürüyüşün ardından Ağrı Dağı’nın püskürttüğü lavların bitimine yakın bilinmeyen bir yere ulaştı, Dağın heybetli görkemi ona cesaret veriyordu ve Elimbilen’i bulmak için gözlerini dikkatlice etrafa dikti. Gün batarken, dağın en yüksek noktasında bir ışık parlıyordu. Aykız, o ışığın peşinden gitmeye başladı. Işığa yaklaştıkça, Elimbilen’in silueti belirmişti karşısında. Aykız, heyecanla selam verip, “Ey Elimbilen, beni bilgelik yoluna rehberlik et!” dedi. Elimbilen, Aykız’ın aklındaki soruları duydu ve gülümseyerek, “Sorgulayan bir zihin her zaman doğruya ulaşır,” dedi.

Aykız, Elimbilen’e birçok soru sordu. Yeraltındaki gizemler, gökyüzündeki yıldızların sırları ve insan ruhunun derinlikleri hakkında bilgi almak istedi. Elimbilen, ona her zaman doğru olanı anlattı. Aykız, dinledikçe, içindeki bilgeliğin kapıları aralandı.

Ancak Elimbilen, Aykız’a bir uyarıda bulunarak: “Bu bilgileri sadece doğru amaçlarla kullanmalısın. Gerçek bilgelik, bilgiyi paylaşırken sadakat ve sevgi ile gelir.” Aykız, Elimbilen’in sözlerini kalbine kazıyarak tekrar köyüne döndü.

Köyüne vardığında, öğrendiklerini insanlara aktarmak istedi, ancak, herkes Aykız’ın anlattıklarını anlamıyordu, birçok kişi, bilgiye erişimin yalnızca bir avuç insan için mümkün olduğuna inanıyordu. Aykız, Elimbilen’in öğrettiklerini yaymak için çok çaba gösterdi fakat bir türlü başarılı olamadı.

Zamanla, Elimbilen’in hikayesi köyde bir efsane haline geldi. Aykız, Elimbilen’in yalnızca sorgulayan ve ilmi seven kişiler tarafından görülebileceğini anlamıştı. Aradan yıllar geçtikten sonra, Aykız bilgelik arayışında yalnız kalmamıştı, köydeki diğer gençler de onunla birlikte onun izinden giderek Elimbilen’i aramaya başladılar ve her biri bu kutlu dağın eteklerinde Elimbilen’in bilgeliğini öğrenmek için mücadele ediyorlardı.

Sonunda, Elimbilen’in öğretileri, köyde bir bilgi kaynağı haline gelmişti. Aykız, Elimbilen’in sözlerini dinleyerek köydeki insanları gün be gün aydınlatıyordu, köydeki insanlar tarafından artık bilgiye ulaşmanın, sorgulamanın ve öğrenmenin önemi anlaşılmıştı. Elimbilen, dağın eteklerinde yaşayanların kalplerinde ve zihinlerinde sonsuza dek yaşamaya devam etti.

Iğdır ve çevresinde, Elimbilen’in hikayesi, asırlardan beridir kuşaktan kuşağa, kulaktan kulağa anlatılmaya devam ediyordu.        ığdır melekli ata ocağı kent arşivinden


                 “Her toplumun mitolojisi o toplumun kültürel ve zihinsel yapısına ayna tutar”   

“ÖKÜZÜN İKİ BOYNUZU ARASINDA BİR DÜNYA”

 İnsanoğlu tarih boyunca üzerinde yaşadığı yeryüzünün şekli, yapısı ve meydana gelen doğa olaylarını da hep merak etmiş ve bu konuda gözlem ve deneyimlerinin yanında hayal gücünü de kullanarak çeşitli fikirler ortaya koymuştur. Bunlardan biriside depremlerin oluşuyla ilgili ortaya attığı mitolojilerdir.

   Özellikle Türklerin yoğun olarak yaşadığı büyük bir coğrafyada “Dünya öküzün boynuzundadır” sözü çok yaygındır. Çıkış merkezi Asya olan bu mitolojinin Asya ve Anadolu da olduğu gibi Iğdır ve çevresinde de halen yaşlılar tarafından anlatılmaktadır.

   Iğdır’da geçmişten günümüze kuşaktan kuşağa, kulaktan kulağa aktarılan bu Mitolojiye göre dünya’nın sarı bir öküz’ün boynuzları arasında olduğu, sarı öküzün ise büyük bir kaya parçasının üzerinde durduğu, bu kaya parçasının da su da bulunan bir balığın sırtına oturduğu anlatılmaktadır. Depremlerin oluşunun ise sarı öküzün herhangi bir sebepten dolayı hareket etmesinden kaynaklı olduğuna inanılmaktaydı.

   Geçmişte toprağı işlemek, insanların hayatlarını idame ettirmelerinin yegâne yolu idi. “Dünya öküzün boynuzundadır” sözünün anlam derinliği ise Iğdır yöresinde şu şekilde yorumlanmaktadır.

    Geçim kaynağı sadece tarım ve hayvancılığa dayanan atalarımızın bütün kazançları topraktan geliyordu, toprağı işlerken de en sadık yardımcıları olan öküz  toprağı ekip biçmede, ürünü kaldırmada, yük taşımada, harmanlamada ve öğütmede evin en kıymetlisi sayıldığından elbette ki bütün dünyayı bir öküzün boynuzları arasına sığdıracaklardı. Kısacası insanoğlunun tek geçim kaynağı olan topraktı ve bunu işlemenin de yolu makinenin olmadığı o dönemlerde öküze bağlıydı. Bu nedenle insanoğlu dünyanın yükünü öküzün sırtına yüklemişlerdir. Kaynak: Iğdır Melekli kent arşivi

Coşkun Oluz: Iğdır'a Adanmış Bir Hayat

1970 yılında Iğdır'da doğan Coşkun Oluz,  Iğdır Üniversitesi Makine Bölümü'nden yüksek okul mezunudur. Yaşamını Iğdır merkezde sürdüren Oluz, köklerine bağlılığı, doğa sevgisi ve Iğdır'ın kültürel ve turistik potansiyeline olan derin inancıyla tanınan bir araştırmacı, yazar ve gönüllüdür. Yerel halktan edindiği değerli bilgileri titizlikle derleyerek, Iğdır'ın zengin tarihini ve doğal güzelliklerini gün yüzüne çıkarmak için önemli çalışmalar yürütmektedir.

Gönüllülük Esasıyla Yürüttüğü Çalışmalar ve Iğdır'a Katkıları:

Coşkun Oluz'un Iğdır'a olan katkıları çok yönlüdür ve tamamına yakını gönüllülük esasına dayanmaktadır. İşte bu alandaki önemli çalışmaları:

  • AKUD'un Kurucu Başkanlığı: Coşkun Oluz, İskender Iğdır Ağrı Dağı Dağcılık ve Doğa Sporları Kulübü'nün (AKUD) kurucu başkanıdır. Bu önemli oluşumla birlikte, bölgede dağcılık ve doğa sporlarının gelişmesine öncülük etmiş, doğa sporları parkurlarının oluşturulması ve bu alanda bilinçlendirme çalışmaları yapmıştır. AKUD bünyesinde düzenlenen dağcılık eğitim kamplarıyla, gençlerin doğayla iç içe olmasını ve bu alanda yetkinleşmesini sağlamıştır.
  • Iğdır Ata Ocaklarının İlk Kurucusu: Kültürel mirasın korunması ve gelecek nesillere aktarılması konusunda büyük bir hassasiyet gösteren Coşkun Oluz, Iğdır Ata Ocaklarının ilk kurucusudur. Özellikle Melekli kasabasındaki Ata Ocağı Evi, onun bu vizyonunun somut bir örneğidir. Bu ocağı ziyaret eden öğrenciler ve öğretmenlerle yaptığı sohbetlerle, Iğdır'ın geleneklerini, göreneklerini ve sözlü tarihini canlı tutmaktadır.
  • Iğdır Spor Vadisi Projesinin Fikir Babası: Coşkun Oluz, Iğdır'ın spor turizmi potansiyelini öngörerek Iğdır Spor Vadisi projesinin fikir babası olmuştur. Bu proje, bölgenin doğal yapısına uygun spor alanları oluşturarak hem yerel halkın sporla iç içe olmasını hem de dışarıdan spor turizmi için gelenlerin ilgisini çekmeyi amaçlamaktadır.
  • Akkoyunlu Açık Hava Müzesi'nin Gönüllü Sponsoru ve Proje Sahibi: Iğdır'ın Melekli beldesinde bulunan tarihi Akkoyunlu medeniyetine ait kalıntıların değerlendirilmesi ve korunması amacıyla hayata geçirilen Akkoyunlu Açık Hava Müzesi'nin gönüllü sponsorluğunu üstlenmiş ve projenin sahibi olmuştur. Bu müze, bölgenin tarihi zenginliğini gözler önüne sererek kültürel turizme önemli bir katkı sunmaktadır.
  • Bölgesel Turizm Değerlerinin Keşfi ve Tanıtımı: Coşkun Oluz, Iğdır ve çevresindeki birçok doğal ve tarihi güzelliğin keşfedilmesi ve turizme kazandırılması için yıllarca gönüllü olarak çalışmıştır. Bu kapsamda fikir babası olduğu ve tanıtımına büyük emek verdiği yerler şunlardır:
    • Iğdır İrem Bağları: Eşsiz doğal güzelliğiyle bilinen İrem Bağları'nın potansiyelini ortaya çıkarmıştır.
    • Iğdır Erhacı Açık Hava Müzesi: Bölgenin tarihi dokusunu yansıtan bu müzenin oluşumuna katkı sağlamıştır.
    • Tuzluca Testere Vadisi: İlginç jeolojik yapısıyla dikkat çeken bu vadinin tanıtımında aktif rol oynamıştır.
    • Ekerek Vadisi: Doğal güzellikleriyle öne çıkan bu vadinin keşfedilmesi ve korunması için çaba göstermiştir.
    • Gökkuşağı Tepeleri: Renkli toprak yapısıyla büyüleyici bir manzara sunan bu tepelerin tanıtımına katkıda bulunmuştur.
    • Gaziler Vadisi: Tarihi önemi olan bu vadinin turizme kazandırılması için çalışmalar yapmıştır.
    • Aralık Ortaköy Tarihi Hamamı: Bölgenin kültürel mirası olan bu tarihi hamamın korunması ve tanıtılmasına destek olmuştur.
    • Karakoyunlu Açık Hava Müzesi: Tıpkı Akkoyunlu Müzesi gibi, bu müzenin de oluşumuna katkı sağlamıştır.
    • Gökçeli Köyü Şehit Ağacı: Tarihi ve duygusal önemi olan bu anıt ağacın korunması ve bilinirliğinin artırılması için çaba göstermiştir.
    • Melekli Kıpçak At Çiftliği: Bölgenin kültürel ve biyolojik çeşitliliğine katkı sağlayan bu çiftliğin tanıtımına destek olmuştur.
    • Iğdır Nahcivan Tebriz Pazarı: Iğdır merkezde bulunan bu tarihi pazarın kültürel ve ticari öneminin vurgulanması ve korunması için çalışmalar yapmıştır.
  • Haydar Aliyev Parkı Projesi: Iğdır'ın Azerbaycan ile olan tarihi ve kültürel bağlarını güçlendirmek amacıyla önemli bir girişimde bulunmuştur. Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev'in isminin Iğdır'da yaşatılması için dönemin belediye başkanı Nurettin Aras'a teklif götürerek şehir merkezindeki bir parka Haydar Aliyev'in isminin verilmesi için bir proje hazırlamış ve bu proje kabul görmüştür. Bu, Oluz'un sadece yerel değil, aynı zamanda bölgesel kültürel ilişkilere de önem verdiğini göstermektedir.

Coşkun Oluz, tüm bu çalışmaları büyük bir özveri ve Iğdır sevgisiyle yürütmektedir. Maddi bir beklentisi olmaksızın, tamamen gönüllülük esasıyla hareket ederek Iğdır'ın kültürel ve doğal zenginliklerinin korunması, tanıtılması ve gelecek nesillere aktarılması için çaba göstermektedir. Onun bu çalışmaları, Iğdır'ın turizm potansiyelinin artmasına, kültürel mirasının değerinin anlaşılmasına ve bölge halkının bilinçlenmesine önemli katkılar sağlamaktadır. Coşkun Oluz, gerçek bir Iğdır sevdalısı olarak, bölgesi için değer yaratan önemli bir şahsiyettir.


Iğdır'a gönül bermiş bir insan:
  
Coşkun Oluz, Iğdır'ın zengin kültürel tarihini gün yüzüne çıkararak gelecek nesillere farklılığı kendine misyon edinmiş önemli bir kültür elçisidir. Ağrı Dağı'nın eteklerindeki bu kadim şehrin tarihi, doğal güzellikleri ve kültürel değerleri üzerine

“Güneşin Doğduğu Kent Iğdır” adlı eseriyle Iğdır'ı dünyaya tanıtan Oluz, “Sırtını Ağrı Dağına Yaslayan Şehir IĞDIR” ve “Evrenin Dili Nevruz” gibi önemli eserlerle de adından söz ettirmiştir. Bu özgür, Iğdır'ın tarihi geçmişi, geleneksel ve doğal güzellikleri, okurlara derinlikli bir şekilde aktarılıyor.

Her ne kadar uzun yıllar memleketinden kurtulmuş olsa da, Iğdır'a ait olan sevgi ve bağlılık hiç azalmamıştır. Nevruz kutlamaları ve Ölüler Bayramı gibi önemli kuralların analizleri yapılarak, Iğdır'ın kültürel zenginliğini belgelemiş ve bu kullanımı koruma çabasına katkı sağlanmıştır. Özellikle Iğdır yöresindeki kültürel çeşitlilik üzerine üremeler yapmış, önemli bir hücreler doldurulmuş ve bu alanın daha iyi korunmasını sağlamıştır.

Coşkun Oluz, Iğdır'ın geleneksel evleri olan Melekli Ata Ocağı'nı ilk müzeye dönüştürülen kişi olarak tanınmaktadır. Bu sayede Iğdır'ın yerel tarihi ve yaşam tarzı gelecek nesillere aktarılmıştır. Ayrıca diğer atakların oluşumlarına öncülük ederek bu kültürel üretimin yaygınlaşmasına ve korunmasına büyük katkı sağlamıştır.

Tarihsel ve kültürel üretimin sanatsal bir yaklaşımla korunmasını sağlamak Oluz, özellikle genç nesillerin bu değerlere sahip olmasını teşvik etmektedir. Onun çalışmaları sayesinde Iğdır'ın kültürel birikimi yalnızca korunmakla kalmamış, aynı zamanda yeni nesillere ilham veren bir kaynak haline gelmiştir.

Coşkun Oluz, sadece bir yazar ve halk sanatçısı değil, aynı zamanda Iğdır'ın kültürel hafızasının koruyucusu ve elçisidir. Onun sayesinde Iğdır'ın zengin kültürel birikimini taşıyacaktır.


Kültürel ve Sosyal Çalışmalar

  • 1999: Iğdır Melekli Türk Kültür Otağı'nı kurdu.
  • 1998-1999: “Güneşin Doğduğu Kent Iğdır” adlı kitabı yazıldı.
  • 2001: Iğdır Akud Dağcılık ve Doğa Sporları Kulübü'nü kurdu.
  • 2002-2009: Türkiye Dağcılık Federasyonu (TDF) İl Temsilcisi olarak Ağrı Dağı'nın kuzey rotasının dağcılık turizmine dağıtılması için çalışmalar yürüttü.
  • 2005-2006: Iğdır Tuzluca Kelekli Köyü ve Erhacı Köyü'nde dağcılık ve kaya tırmanışı eğitim kursları düzenlendi.
  • 2005: Iğdır Nahçıvan Dostluk Festivali'nin düzenlenmesi için rehberlik yaptı.
  • 2007: Uluslararası Ağrı Dağı Zafer Tırmanışı'nda Mustafa Kemal Atatürk ve Haydar Aliyev'in posterlerini zirveye taşıyarak dikkat çekti.
  • 2008: Iğdır'daki tarihi mezarlıklar ve Babek Mağarası gibi alanlarda turizme ulaşmak için çalışmalar yaptı.
  • 2008: Geleneksel Iğdır evleri olan Ata Ocaklarının yeniden canlandırılmasını sağladı.
  • 2010-2018: Geleneksel Melekli Nevruz Şenlikleri Festivali'ni düzenlendi.
  • 2018: Melekli Akkoyunlu Açık Hava Müzesi'ni turizme kazandırdı.
  • 2009-2024: Iğdır mitolojileri ve halk hikâyeleri üzerine kapsamlı bir inceleme yapıldı.
  • 2024: "Evrenin Dili Nevruz" ve "Sırtını Ağrı Dağına Yaslayan Şehir IĞDIR" adlı kitap çalışması tamamlandı (henüz yayımlanmadı).

Coşkun Oluz, kültürel değerleri koruma ve tanıtma konusundaki çabalarıyla Iğdır'ın zamanında ve geleceğe damga vuran bir isimdir.

EVCİLİ AŞIK MEHERREM (AŞIK MOHO)

Âşık (Meherrem) Moho (Muharrem Arslan, 1921-1989), Aras Nehri'nin iki yakası arasında köprü kuran hayat hikayesi, güçlü sanatı ve taşıdığı Dede Korkut geleneği ile Iğdır yöresinin kültürel hafızasında derin izler bırakmış önemli bir halk ozanıdır. Onun sanatsal işlevi, sadece bir eğlence kaynağı olmanın ötesinde, halkın ruhunu besleyen, eğitici ve birleştirici bir rol üstlenmiştir.

Aras’tan Iğdır’a Bir Yaşam Hikayesi

Muharrem Arslan, Hicri 1337 (Miladi 1921) yılında Azerbaycan’a bağlı Karakuş köyünde dünyaya geldi. Babası Oruçali ve annesi Zinyet hanım olan Moho, küçük yaşlarda Aras Nehri’ni geçerek bugünkü Türkiye sınırları içindeki Iğdır’a yerleşti. Önce Koçkıran, ardından da hayatının sonuna kadar yaşayacağı Evci köyüne yerleşen Âşık Moho, burada evlenerek iki oğlu ve bir kız çocuğu sahibi oldu.

Yöre halkının, Aras’ın öte yakasından gelenlere verdiği "o taylı" unvanı, onun sanatçı kimliğine eklemlenerek "O Taylı Âşık Moho" olarak tanınmasını sağladı. Yaşamının büyük bir bölümünü yoksullukla geçirdiği söylenir. Köyde  sahip olduğu azıcık arazinin getirisi dışında geçiminin sağlamak için düğünlerde saz çalmak ve halk hikayeleri anlatmak suretiyle geçimini sağlamaya çalışırdı. Bu durum, onun sanatının yalnızca bir hobi değil, aynı zamanda hayatta kalma aracı olduğunu da gözler önüne serer.

Âşık Moho ve Dede Korkut Geleneği

Âşık Moho, Iğdır yöresinde sözlü halk âşıklık ve Dede Korkut geleneğinin son temsilcilerinden biri kabul edilir. Onun sanatı, yalnızca Kars ve yöresinden gelen âşıkları dinleyerek beslenmekle kalmamış, aynı zamanda Azerbaycan âşık tarzını da derinlemesine benimsemiştir. Damadı Erkan Aksu’nun anlattığına göre, Bakü Radyosu’nun müzik yayınlarını büyük bir titizlikle takip edip teybe kaydederek ezberlemesi, onun sanatsal köklerinin sürekliliğini sağlamadaki azmini gösterir.

Moho'nun bir âşık olarak en belirgin özelliği, icra ettiği halk hikayeleridir. O, düğünlerde kurduğu âşık otağında, bir gündüz bir gece süren anlatımlarıyla dinleyicileri bambaşka dünyalara taşırdı. Repertuarında Aşık Kerem, Duvarganlı Abbas, Şah İsmail, Köroğlu kolları, Esmehan, Tahir ile Zöhre gibi destanlar yer alıyordu.

Sanatın Toplumsal İşlevi: Hüzün ve Neşenin Dengesi

Âşık Moho’nun sanatı, Iğdır’da radyonun az bulunduğu o dönemlerde gençleri hem eğiten hem de eğlendiren bir sanatçıydı. Onun düğün icraları, toplumsal bir ritüel niteliği taşırdı:

  1. Saz Havaları: Önce yüreği hoplatan saz havalarıyla topluluğu etkisi altına alırdı.
  2. Zarıncı ve Hüzün: Ardından "zarıncı" gibi hüzünlendirici bir âşık havasıyla dinleyicileri duygusal bir derinliğe çekerdi.
  3. Divani Tarz ve Neşe: Son olarak, daha oynak bir Divani tarzla dinleyicileri daldıkları hayal dünyasından çekip çıkarır, neşelendirirdi.

Bu akış, onun sanatındaki derinliği ve dinleyici kitlesinin duygusal dengesini ustalıkla yönetebilme yeteneğini ortaya koyar.

Belki de en önemlisi, Âşık Moho'nun meclislerinde, çift sürmekten başka bir şey bilmeyen köylüler, birer sanat eleştirmeni gibi davranmaya başlarlardı. Pamuk sulayan, buğday biçen çiftçiler bir anda yerlerini, anlatılan halk hikayelerini enine boyuna irdeleyen halk sanatçılarına bırakırdı. Moho’nun sanatı, çapanın belini büktüğü garip köylüleri sanatla kaynaştıran yegâne adresti.

 

Âşık (Meherrem) Moho, 04.12.1989 tarihinde Evci köyünde vefat etti ve kabri de Evci Köyü Mezarlığı'nda bulunmaktadır. Yöredeki son yıllarını rahat geçirdiği belirtilse de, onun asıl mirası, “Halk sanatçısı” sözünü tam anlamıyla hak eden sanatsal işlevinde yatmaktadır. Âşık Moho, sadece Iğdır’ın değil, tüm Türk dünyasının sözlü kültür geleneğini gelecek kuşaklara taşıyan bir elçi olarak anılmayı sürdürecektir.

Aşık Moho ebediyete göçtü Fakat halkın belleğinde o hâlâ yaşıyor.
Onun bir dörtlüğünde olduğu gibi:

“Esmehan’am düştüm elin feline

Nasıl düştüm dil-ganmazın eline

Bir sevda ki düşe nadan diline

Ondan gelen hayır şer neye lazım”

 

O sevda, bir insanın bir insana değil; bir ozanın sanata, söze, halka duyduğu sevgidir.
Bugün Evci köyü mezarlığında bir mezar taşı sessizce onu bekliyor. Fakat o taşın ardında, Aras’ın yankısında hâlâ onun sazının sesi duyuluyor.

Ve şimdi bizlere düşen, bu sesi unutturmamak, bu sazın tınısını yarınlara taşımak ve onun mezarını bir halk ozanına yakışır vaziyette yaptırmaktır.  Kaynak: Melekli Ata Ocağı Kent arşivi – Savaş Yener Erol


IĞDIR’A MEKTUP 
Ey Iğdır…
Sırtını Ağrı Dağı’na yaslayan, Aras Nehri’nin bereketiyle kucaklanan, adını Oğuzhan’ın torunundan alan gizemli şehir!
Sen ki Nuh’un gemisine güvenli bir liman olmuş, tüm canlıların yeniden yayıldığı efsanevi toprakların bekçisi…
Sen ki Güney Kafkasya’nın kültür başkenti, Anadolu’dan farklı, eşsiz ve benzersiz; mezarlıkların taşları, koç başlarıyla, şiir ve resimlerle süslenmiş, mutfağın tatlı ve ekşi bir uyumla dans eden bir zenginlik; düğünlerin neşeyle, müziğin ruhla örülmüş; kayısın baldan tatlı, üzümün dalında güneşten sarı…
Ey Iğdır, sen ki Ağrı Dağı’nın koynundaki yeşil zümrüt, kızıl gerdanlık;
Melekli’nin kavunu ve domatesi, Tuzluca’nın eveliği, nanesi, kekiği, Ekerek’in cevizi, Bayraktutan ve Çalpala’nın şeftalisi… Karakoyunlu’nun salatalığı, Küllük’ün biberi, Hakveyis’in soğanı, Pulur’un patlıcanı… Necefali’nin, Amarat’ın, Kadıkışlak’ın üzümü, Garalı ve Saralı meyveleri… Aralık pirinci, Alkızıl karpuzu, Halfeli’nin peyniri, Hoşhaber’in lor ve sütü… Dize ve Cennetabat’ın manda yoğurdu, Yaycı, Alikamerli, Oba’nın lahanası, Zülfikar’ın kızılgülleri, Aliköse Kamışlı köylerinin patates ve fasulyesi… Kaçar ve Bayat’ın yoncası, Balkan göçmenlerinin süpürgesi…
Her köyün toprağı, kendi meyvesini, kendi özünü üretirdi; öyle bir denge vardı ki, Iğdır kendi kendine yetiyordu. Bir köyün verdiği diğer köyün sofrasına taşınır, fazla olanlar Kars, Ardahan, Erzurum tüccarlarına satılır; memleketin bereketi, köylerin emeğiyle birleşirdi. Bu, yalnızca bir tarımsal düzen değildi; bu, toprağa, doğaya ve insana duyulan saygının bir nişanesi, kuşaktan kuşağa aktarılan bir yaşam biçimiydi.
Ey Iğdır…
Her köyün meyvesi, sebzesi, sütü ve peyniriyle kendi kimliğini koruduğu bu şehir, aynı zamanda dayanışmanın da timsaliydi. Bir köyde kavun olgunlaşırken diğer köyün bahçesinde kekik dalları rüzgârla dans ederdi; üzüm salkımları ve kayısı ağaçları bahar güneşinde parıldarken, Aralık ovasında pirinç tarlaları suyla buluşurdu. Toprağın bereketi, insanın emeğiyle birleşir, sofralar renk ve lezzetle dolardı.
Ey Iğdır, sen yalnızca bir şehir değil, bir yaşam biçimi, bir tarım medeniyetinin sessiz izlerisin. Melekli’nin kavunu yeniden marka olabilir, Tuzluca’nın baharatları şifa için aranabilir, Aralık pirinci yeniden baş tacı olabilir… Tıpkı geçmişte olduğu gibi…
Ve sen, Sarı Gelin’in coğrafyası, sınırları aşan ezgi… Türkülerde yitip gitmeyen hüzün ve aşk… Farklı dillerde söylenir ama aynı yaraya dokunur. Belki çok uzak olmayan bir gün, trenler Iğdır’a Sarı Gelin’in adını taşır; türkü yalnızca bir şarkı değil, ortak bir miras, kalpleri birleştiren bir köprü olur.
Ey Iğdır…
Köylerinin taş yolları, senfoniyi andıran fayton sesleri, eski Arnavut taşları… Her adımda geçmişin nefesini, tarihini hissedersin. Mezarlıkların sadece ölüleri değil, kültürü, sanatı ve edebiyatı taşır; koç başlı mezar taşları, mermerden ziyade bazaltın siyah ve kırmızı tonlarıyla, dörtlüklerle ve resimlerle süslenir. Her taş bir hikaye, her köşe bir şiirdir.
Ey Iğdır, dağlarından koparılmış taşlar, ocağının temeline yerleştirilmiş; ebediyete köprü olmuş. Ağrı Dağı’nın kudreti ve sessizliği, senin insanına cesaret ve bilgelik verir; gözlerinde derin bir tarih, yüreğinde köklü bir güven vardır.
Ey Iğdır…
Senin mutfağın, Anadolu’nun hiçbir mutfağına benzemez; taşköfte, ekşili pilav, bozbaş, yoğurt aşı, ayran aşı… Tatlı olarak kayısafa, patlıcan ve ceviz reçeli… Sofraların bereketi, köylerin emeği ve geçmişin bilgeliğiyle yoğrulmuştur.
Sen, üç ülkeye sınırı olan tek şehir; tarih boyunca medeniyetlerin kavşağı, kültürlerin buluştuğu bir köprü… Ve aynı zamanda Türkiye’nin en yaşlı doğal ormanına ev sahipliği yapan şehir; Korhan Yaylası’ndaki orman, tufanın ardından yeşeren umutları saklar içinde.
Ey Iğdır…
Sana yazarken bile toprağının kokusunu, kavunlarının tatlılığını, üzüm bağlarının güneşini, Aralık pirincinin suyla buluşmasını, köylerin kendi kendine yeten düzenini hissediyorum. Sen bir şehirden öte, bir yaşam biçimi, bir kültür hazinesi, bir umut ışığısın.
Ey Iğdır…
Seninle nefes almak, seninle var olmak, toprağında kök salmak, meyve veren ağaçlarının gölgesinde büyümek… İşte gerçek zenginlik budur.
Ey Iğdır…
Sana yazdığım bu mektup, yalnızca bir saygı duruşu değil, geçmişine, toprağına, insanına ve tüm mirasına duyduğum derin sevdanın bir yansımasıdır. Ve bil ki, ne kadar uzak olursam olayım, ruhum hep senin ovanda, köylerinde, Ağrı Dağı’nın gölgesinde dolaşacak.
Bir gün dönsem diyorum;
yine Melekli’nin yollarında yürüyüp, Çaybaşı Camii’nin yanındaki o eski taş duvarlara dokunsam…
Belki yine aynı rüzgâr eser, aynı koku gelir burnuma.
Belki yine bir çocuk, benim gibi elinde sapanla Aras’a koşar.
O zaman bilirim, hiçbir şey kaybolmamış — sadece zaman biraz uzak düşmüştür bizden.
Sana hasretim Iğdır.
Ama bu hasret, bir yara değil; bilakis, yaşamı anlamlı kılan bir bağdır.
Çünkü özlemek, varlığın en samimi kanıtıdır.
Bir gün yeniden kavuşmak ümidiyle,
ellerin toprağına, sularına, dağlarına selam ederim.
Ve bilmeni isterim ki;
nerede olursam olayım, her sabah kalbim önce senin yönüne döner.
Seni çok özledim Iğdır.
Rüzgârınla, türkünle, kokunla, insanınla…
Bir gün, yine senin göğün altında,
Aras’ın kıyısında bir taşın üstüne oturup sana bu mektubu seslice okumak dileğiyle…
Hasretle,
Coşkun Oluz

 

MEŞE ABBAS

(19. Yüzyıl Başlarında Iğdır’ın Sessiz Kahramanı)

19.                   yüzyılın başlarında, Aras Nehri’nin bereketli kıyılarında yer alan Iğdır’ın Koçkıran köyünde yaşayan Meşe Abbas, dürüstlüğü, disiplinli yapısı ve insanlık onuruna verdiği değerle yöresinde büyük saygı gören bir halk büyüğüydü. O, sadece kendi köyünün değil, zulümden kaçan nice mazlumun da sığınağı olmuş bir vicdan abidesi olarak hafızalarda yer etmiştir.

O yıllarda Aras Nehri’nin karşı yakasında, bugünkü Ermenistan topraklarında yaşayan Türk köyleri, yerel çetelerin baskı ve zulümleri altında büyük acılar yaşıyordu. Canlarını kurtarmak için yurtlarını terk etmek zorunda kalan soydaşlarımız, bir gün geri dönebilme umuduyla Aras’ın soğuk sularını aşarak Türkiye tarafına, Koçkıran köyüne sığındılar. O dönem, kalabalık nüfusu ve güçlü toplumsal yapısıyla Koçkıran, bölgenin en önemli merkez köylerinden biriydi.

İşte bu dönemde, köyün önde gelenlerinden biri olan Meşe Abbas, sığınmacı soydaşlarımızın yardımına koşarak onlara kapılarını sonuna kadar açtı. Aylar boyunca hem kendi evinde hem de geniş bahçesinde misafir ettiği bu insanlar için yiyecek, barınma ve erzak temin etti. Kendi imkânlarıyla yetinmeyip, köyde sözü geçen dostlarını da seferber ederek sığınmacıların güven içinde konaklamalarını sağladı.
Meşe Abbas, bu davranışıyla sadece köy halkının değil, çevre yerleşimlerin de gönlünde derin bir iz bıraktı. Onun önderliğinde, Koçkıran köyü bir merhamet ocağı, bir dayanışma yuvası hâline geldi.

Bir süre sonra bölgedeki çatışmalar azaldığında sığınmacıların bir kısmı tekrar kendi köylerine dönmeyi tercih etti; bir kısmı ise Aras’ın öte yakasına geçmeyip Iğdır, Nahçıvan ve Maku yörelerinde kalıcı olarak yerleşti.
Bu insanların hafızasında ise “Koçkıran’da bir Meşe Abbas vardı, bize sahip çıktı” sözü bir minnet nişanesi olarak dilden dile aktarıldı.

19.                   yüzyılın sonlarında hayata veda eden Meşe Abbas, bugün Iğdır’ın Koçkıran köyünde, eski adıyla Dize Mezarlığı olarak bilinen yerde ebedi istirahatgâhında yatmaktadır.

O, insanlık onurunu koruyan, mazluma kol kanat geren, yüreği Aras kadar geniş bir Anadolu evladıydı. Onun hikâyesi, yalnızca bir köyün değil, bir milletin vicdanında yankılanan iyiliğin sessiz destanıdır.

Bugün bizlere düşen görev; Meşe Abbas gibi unutulmaya yüz tutmuş halk kahramanlarını hatırlamak, hatıralarını yaşatmak ve bu toprakların asil insanlık mirasını gelecek nesillere aktarmaktır. Onun aziz hatırasına yakışır bir anı mezarı inşa etmek, sadece bir vefa borcu değil; aynı zamanda tarihimize ve insanlık değerlerimize duyduğumuz saygının ifadesidir.

Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol